Sık Kullanılanlara Ekle Anasayfam Yap Sitene Ekle İletişim Rss
İNSAN ÇALIŞTIRMANIN VAZGEÇİLMEZLERİ; DEĞİŞİM, DENGE VE AHLAK

İNSAN ÇALIŞTIRMANIN VAZGEÇİLMEZLERİ; DEĞİŞİM, DENGE VE AHLAK

  Bu yazı 13 Temmuz 2010, SALI 15:46:38 eklenmiştir. 165 kez okunmuştur.
Yazar :
Birinci görüş, insanı bir hizmet aracı olarak gören, onun insan olma unsurlarını hiçe sayan, ideallerini, ihtiraslarını, beklentilerini kabul etmeyen, havuç ve sopa (ödül ve ceza- Pavlov'un köpeklere yaptığı şartlı refleks) yoluyla en çok faydayı almayı amaçlayan bir sistemdir. Batı'nın temel felsefi argümanı budur.


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

I- GİRİŞ

Güney Afrika’nın Katal bölgesinde yerli halk karşılıklı olarak şöyle selam veriyor ve alıyor:

Savbona (anlamı : seni gördüm )-selam veren-

Skiuona (anlamı : ben burdayım )-selam alan-

İnsanlar birbirlerini gördükçe orada olduklarını anlarlar. Yani var olduklarını hissederler. Siz görüldüğünüz kadar toplumda var olduğunuz anlaşılır.

Var olmak ise öğrenmekle eş anlamlıdır denilebilir.

Öğrenme olduğunda değişim vardır (1).

Dünyada her şey bir ömür üzeredir.

Shell şirketinin yaptırdığı bir araştırma sonucuna göre dünyadaki büyük şirketlerin ömürlerinin ortalaması 40 yıl.

Fortune dergisinin bir araştırması ise, dünyada ilk 500’e giren şirketlerin % 90’ının 10 yıl sonra listede olmadığını gösteriyor!

Bu gerçeği kabul eden, insan, toplum ya da kuruluşların hayatlarında çok önemli değişiklikler olabilmektedir.

II- JAPONLAR VE ÖMÜR BOYU ÇALIŞMA

Bu konuda Japonlar gerçekten ilginç bir toplum.

Onların ilginç olmaları temelde, toplumsal bakış açılarında oluşturdukları farklılıklardan kaynaklanıyor.

Bugün ulaştıkları ilerleme de diğer ülkeleri silahsız olarak yeneceklerine olan inançlarından geliyor.

Bu çerçevede geliştirdikleri “ömür boyu çalışma” diye bir uygulamaları var (2). Bir kişinin ömür boyu çalışmasını düşünebiliyor musunuz?

Bu düşüncenin insan davranışları üzerinde yapacağı son derece önemli etkiler var.

Bir kere sürekli çalışması gereken bir insan, işi ile ilgili gelişmeleri de adım adım takip etmek zorunda. Bu onu her yeni gelişme karşısında daha duyarlı olmaya ve uyum sağlamaya itiyor.

Bunun adına “öğrenme” diyebiliriz. O halde öğrenmeyi bir yaşam olarak tanımlamak mümkün.

III – ÖĞRENMENİN KONUSU VE İLİM

Öğrenmenin konusu kainattaki herşeydir. İnsan beş duyusu ile önce algılar sonra aklı ile o bilgiyi anlar ve anlamlandırır. Yani işler. İyi köti, güzel çirkin ayrımında tercih yapar. Bilgi deposu olan bilgisayardan onu ayıran, hatta meleklere secde ettiren de bu öğrenme ve tercih yeteneği. Onun için hürriyet  ve arkasından cennet  cehennem var.

İlim ne kadar araştırma ve tecrübeye dayandığı, insanlar tarafından bulunduğu iddia edilirse edilsin dini kitaplarla (Kur’an)’la tıpatıp benzerlik göstermekte, uyuşmaktadır. Hem yol göstermekte ve hem de bulurken dikkati çekilmektedir. Yani ilimde “verilme” esası vardır. İlmin kaynağı Allah’tır. Kutsaldır. Bu yüzden teşekkür gerekir ve hizmete vesile olur. Bu da insanı tevazuya iter. Humaniter düşünce ise, insana bilgi elde et, güçlenirsin diye emreder = bilgi “put” olur. Batıda ise bilgi çalınmıştır = Saklar, karşı kullanır. Bilgi arttıkça kibir artar.

 

Eğitimin maksadı bilgi ve ahlakın birlikteliği...

 

Eğitilebilir olmak yetmez. Müfredatın da iyi olması gerek = Munbit toprak.

 

İlim irtibat kurmaktır. Akıl bağdır. Eşyayı anlamlı bir bütün halinde görmedir.

 

Peygamberler bütünü, tevhidi temsil ederler. Bu bağı kurmaya hikmet denir.

 

Peygamber efendimiz Eba Zer’e güneşin batışını seyredelim diyor ve soruyor: Güneş nereye gitti ya Eba Zer? Allah ve Rasulü daha iyi bilir. Cevap verir: “Güneş, Allah’a secde etmeye gitti”. İlmin konusu bütün kainattır.

 

“Ve nnecmu ve şşeceru  yescudan” = yıldızlar ve ağaçlar secde ederler. (Rahman 55)

 

Yani Allahın verdiği görevi yapmaya gidiyor = yörüngeye uyuyor. Adeta bir tavaf. Onun Allah’ı zikri bu. Ağaçlar kökleri ile secdede, eşya gölgesi ile secdede, hayvanlar ön ayakları ile rukuda, dağlar dimdik ayakta durarak kıyamda. İnsan ise bu üçünü de yapacak kabiliyette = namazda.

 

Peygamberin öğretme nesnesi bütün kainattır. Kainat öğrenmeye konudur. Ayat = Mucize demektir. O zaman kainatta mucize olmayan şey yok demektir. O halde öğrenilen her şey mucizedir. Vahyin Penceresi budur.

 

Kuran içinde barındırdığı kevni ayetlerle bilim dünyasına yol gösteriyordu. Amerikan Uzay Dairesi NASA, sürekli olarak her yeni buluş ya da keşfin arkasından Kuran’ı tekrar tercüme ve tefsir ettiriyordu. Örneğin “Yasin” suresinde güneş ve ay için “her biri bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler” (Yasin 40) buyurulur. Evrenin sürekli genişletildiği ayetle sabittir. Allah bir ayette “yıldızların yerine yemin eder”. Bugün yıdızların yerinin son derece önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Yine kainatın “yoktan var edildiği” belirtilirken batı, “maddenin ezeli” olduğunu düşünüyordu. Bugün maddenin karadeliklerde zeval bulması onları maddenin kalıcı olmadığı fikrine getirdi ve şaşırdılar. Fikirlerinin temelleri sarsıldı. “Evrenin sürekli genişlediğinin” ortaya konması onları “bunun bir başlangıcının olması gerektiği” fikrine ve “Big-Bang” denen “Büyük Patlama” fikrine götürdü. “Sıfır hacimde sonsuz bir enerjinin bir patlama ile bu günkü evreni 13,7 milyar yıl önce meydana getirdiği” fikri onları “peki buna kim karar verdi ve bu düzeni kim meydana getirdi” fikrine cevap aramaya itti. Ortada bir düzen vardı ve bunu birisi irade etmiş olmalıydı. Bunun nasıl olduğu bilinmiyordu. Bunun için Tanrıya başvurulmalıydı. Materyalist alimler de artık bir üstün güce inanmaya başlamışlardı. (Daha geniş bilgi için bknz. Taşkın Tuna, Uzayın Sırları, Boğaziçi Yay; Zamanın Kısa Tarihi, Taşkın Tuna; Kara Delik Evrenin Sonu mu?, John Taylor; Karadelikler ve Bebek Evrenler, Stephans Hawkings)

 

Batı ortaçağda dünyayı düz  zannederken İslam dünyası gezegenlerle ilgili çok şey biliyordu. İslam alimlerinin batı dillerine tercüme edilen kitapları onlar için dayanak oldu. Kilise engizisyon mahkemelerinde alimlerini yargılarken İslam bilimi teşvik ediyordu. Ancak İslam ülkelerinde İslam’ın doğru anlaşılmaması, daha çok uhrevi ilimlere önem verilmesi, yasakçı bir yönetim anlayışının hür düşünceyi öldürmesi ilmi geriletti, alim yetişmedi, ilim “Allah’ın işine karışmak” olarak algılandı, toplum öldü. Fakat batı gerek fikri ve gerekse fiziki pisliğin içinden yaptığı önemli keşiflerle ilmi hem ilerletti ve hem de yaygınlaştırarak kullanıma sundu. Şüphesiz bunun karşılığını da aldı. “Biz başarıyı (medeniyeti) gezdirir dururuz”(ayet) emrine uygun bir gelişmeydi. Başarı oraya verilmişti. Yan ürün ise, zaten yanlış olan, ilme de karşı çıkan dinin dışlanmasıydı = laiklik. İlim bugün başdöndürücü bir hızla ilerlemektedir. “İlmin sonsuz” olduğunu idrak edenler her an yeni bir buluşun onları piyasadan sileceği korkusu içinde ar-ge araştırmalarına büyük paralar harcamaktadırlar. Adeta var olma yarışı.

 

Bu, ilim ve teknolojinin ticari boyutuydu. Yukarıda bahsettiğimiz ilmin felsefi boyutu ise önce bir Allah kavramını ve arkasından ilme yol gösteren İslam’ı (Kuran’ı) işaret ediyordu.

 

Bilmenin bir tevhid eylemi olduğu, bilginin ahlaktan ayrılmaması gerektiği, bunun amacının ahlak olduğu, bunun da Allah’ı işaret ettiği söylenebilir

Hammadde bilgi ise, mamul ahlak olacak. Yoksa faydasız bilgi oluyor.

 

İmam-ı Azam’ın ilim halkasına yaklaşık 60 kişi katılırdı. İmam-ı Azam önce konuyu anlatır, sonra teker teker sorar, önemli gördüklerini not alır ve en sonunda da kendi görüşünü söylerdi.

 

 

 

Başarıya Kilitlenmek

Başarının putlaştırılması, şartlı refleks (Pavlov)’un köpeklere yaptığını insana yapmak...

 

Başarı güzel bir şey. “Ameller sonuçlarına göredir” (hadis). Başarı ağacın meyvası gibidir.. Kötü olan başarı değil, başarıya odaklanmaktır = Sonuca kilitlenmek.

 

Başarı odaklı sistem bir hayat tasavvuru halini alıyor. Hayata, ticarete yansıyor. Nasıl kazandığına bakmıyor. Ne kadar kazandığına bakıyor. Hile yaparak vergi rekortmeni olunabilir. Yahut gayri ahlaki bir iş kolundan çok kazanç elde edebilirsiniz.

 

Mekkeli müşrikler Yemen ile Suriye cennetleri arasında ticaretin kaymağını yiyorlardı. Başarılıyız diyorlardı. Fakat Peygamber efendimiz tekere çomak soktu. Düzenlerini bozdu. Asıl kabul edilemez olan buydu. Onun için de karşı çıkmışlardı.

 

Başarı odaklı eğitim - sorumluluk odaklı eğitimle karşı karşıya. Başarı odaklı eğitimde insan tasavvuru = sorumsuz ama başarılı olmalı. Ahlaksız olabilir. Hakeme göstermeden serbest. Roma’nın yakalanmayan hırsızı ödüllendirmesi ile aynı.

 

Başarı odaklı eğitim sürdürülebilir değildir. Ezici, sürü psikolojisi içinde başar ama sisteme takılma. Bu ahlaksızdır.

 

Uluslararası güçlerin yaptığı da başarıdır. 600.000. kişinin üstüne bomba atmak da başarıdır.  

 

IMF’nin borç verdim diye önerdiği; kalkınmayı durdur, sıkı para politikası izle, bütçe fazlası ver ve paramı geri öde; işsizlik artabilir, ticaret sekteye uğrayabilir, iflaslar ve intiharlar olağandır demesi de bir başarı. Tefeci... Ya insan ne olacak? İşte faiz bunun için yasak ve ahlakı, merhameti yok! Aklı, kabiliyeti, zekayı dışlayan, başarıya odaklı bir sistem... Bu sistemde başarılı olanlar, hayatta başarısız oluyor: Kendisi ile, ailesi ile, arkadaşları ile.. Ona armağan olarak verilen yetenekleri ona ket vurur hale geliyor.

 

Karun da “bu serveti yeteneğim sayesinde elde ettim” dedi. Ve yerin dibini boyladı. Bir sahabe peygamberden ısrarla istediği dünyalık bir duanın ardından 6-7 sene içinde büyük bir koyun sürüsüne sahip oldu ve zekat memurlarını “peygamber benimle ortak mı kazandı” diye tersleyerek isyan etti. Başarıyı yani rızkı kendinden bildi. Verildiğini düşünmedi. Daha sonra pişman olarak zekatını vermek istedi ise de gerek Hz. Peygamber ve gerekse Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer onun zekatını almadılar.  

 

Bilgi ile aranan; dünyevileşme, güç, makam, kariyer, maaş, hakimiyet. Halbuki gayret bizden muvaffakiyet Allah’tandır. İlmi verilmiş bilmek gerekir.

 

Hayatı mühendislik olarak görmek yanlıştır. Doğal hayat tabiri, karmaşıktır.

 

Başarıya odaklı  sistem insan tasavvurunu yanıltıyor. Anne baba başarılı olan çocuğunu erdemli olana tercih ediyor. İyi – kötü’nün yerini, başarılı - başarısız ayrımı alıyor. Çocuk fırsatını bulunca kopya çekiyor. Mekanik eksenli insan, erdemli insana karşı bir Truva atı. Hitler Berlin’i bombalayın diyor. Karşı çıkılınca, “düşman karşısında başarısız olursa ölmeyi de hak ederler diyor = başarısızın yaşamaya da hakkı yok!

 

Nuh başarısız mıydı? Hayır! Tevhid uğrunda ölen insanlar başarısız mı?

 

 

Başarılı olan mutlu mudur?

 

Mutluluk ile haz, keyif  alma ayrıdır. Doğrudan orantı kurmak yanlıştır. Başarı ile mutluluk arasında bağ yoktur. Hiçbir şeyi eksik olmayan insanlar mutlu mu? Doğrudan bağ kuran vahyi unutmuştur. Gelir ve maddi tatmin düzeyi yüksek toplumların mutsuzluğundan; içki, çok yemek(obozite), seks ve uyuşturucuya mübtela olduklarından bahsediliyor. Yapılan araştırmalar gelir düzeyi çok düşük bir Afrika ülkesinin en mutlu insanlara sahip olduğunu gösteriyor. İsyan ettirecek fakirliğin bir mutsuzluk kaynağı olabileceğini de unutmamak gerekiyor. Bir hadiste “İsyan ettirecek fakirlikten ve şımarttıracak zenginlikten ya Rabbi sana sığınırım” buyuruldu. Genel olarak insanın dünyevi şeylerle tatmin için yaratılmadığını söyleyebiliriz. İnsan “Allah’ın zikri” ile mutmain olmak üzere yaratılmış (ayet). Bir namazın arkasından duyulan ferahlamayı neyle izah edebiliriz? Nefsin gıdası maddi rızıklardır ve eksikliği vücutta otomatiğe bağlanmıştır. Acıkanın karnı ağrır v.s. Ancak ruhun ihtiyacı ilahi rahmettir. Fakat bunun için otomatik bir isteklilik sözkonusu değildir. İnsanın hür iradesine bağlanmıştır. İşte cennet – cehennem bunun için vardır. Dilerse inanır ilahi rahmete kavuşur iki cihanda mutlu olur. Dilerse inkar eder, ilahi rahmet ona dünyada bir şeyler verir ve yaşatır, ancak korkunç bir akıbet ise onu bekler...

 

Tevekkül

Sınavdan çıkmışsanız ve başaramamışsanız, kendinizle de barışık iseniz, bu başarısızlık bir bitiş olmaz. Bir sorgulama yapıp insanın kabiliyetini keşfetmesi güzeldir. Bir müslüman bir meslek sahibi olacak. Bunun için çalışacak. Buna fiili dua diyoruz. Sonrası tevekkül. Her şeye rağmen kazanamamışsa, “bir kapı kapanınca başka bir kapının açılacağına” da inanacak. Umutsuzluk yok. Gayrete devam ve sebeplere riayet. Ve her daim dua. Sağlam bir kalp. Allah, verirken de dener, alırken de dener. Asıl sınav; her değişiklikte kalbin neye meylettiği, şükür ve sabır ikileminde sebepleri aşarak onu Rabb’inden bilip bilmediği, Rabbini unutup unutmadığıdır. Hayatta başarı kadar başarısızlıklar da mutlaka vardır. Müslümanlar uhut harbinde yenilgiye uğradılar. Bu bir başarısızlıktı ve başa geldi. İki nedenle olaylar başa gelir. Birincisi insanın elleriyle yaptığından dolayı, ki; buna rağmen çoğu affedilir. Diğeri de deneme için. Kulum ne diyecek? Peygamberlerin başına bunlara ilave olarak bir de örnek olması için gelir ki, onların işi daha zor.

 

Yılların biriktirdiği teknik lise yerine genel lise yapılanması günahının ürettiği mesleksiz işsizler.. Şimdi bunlar için düşünülen kurs cilası: Uygun olur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın düşündüğü ve fakat bir türlü uygulamaya koyamadığı ömür boyu öğrenmeyi amaçlayan her yaştaki insanı meslek sahibi yapma adı altında bir çalışma var. Bunu yalnız meslek edinme olarak düşünmemek gerekiyor. İnsan kabiliyetinin ortaya çıkarılması ve moral değer olarak meşguliyet... Hiç bir iş yapmayan, hobi olarak bile bir şeyle              uğraşmayan bir insanın neler yaşadıklarını düşünebiliyormusunuz? “İşe yaramak” “ben varım” ile eş anlamlı. Ne iş yaparsanız yapın ama bir şeyler yapın. Eh, faydalı olursa daha güzel tabii. Askerde çukuru kazdırırlar ve arkasından aynı çukuru tekrar kapattırırlar. Amaç boş durarak düşüncede meydana gelebilecek sapmayı meşguliyetle önlemektir. Erken emeklilikle boş gezen yığınları bir düşünsenize. Halkı meşgul etmek zorundasınız. Cami, namaz ve cami arkadaşlıkları kısmen bir meşguliyet ve sohbet ortamı sağlar. Namaz kılmıyorsa gideceği yer kahvehanedir. Saatlerce oyun ve zararlı düşünceler. Batı bu sorunu hobi, spor ve bazı çalışma kulüpleri üyeliği ile çözmeye çalışıyor. Amaç meşguliyet ve işe yararlılık sağlayarak psikolojik sorunlardan kurtulmak. Bu anlamda spor, bütün dalları ile takım tutma anlamında seyirlik değil, uygulanır halde. Milyonlarca lisanslı oyuncu. Ama hiç biri meşhur olmak derdinde değil. Belki çok azı.

Öğrenmede okumak da çok önemli. Bu ülke okumuyor. Buna kısa dönemde yapılacak pek bir şey yok. Çok yazık... Seyrediyor. O halde bu seyretme fiilini değiştiremeyeceğimize göre bunu kullanmalıyız. Proğram içeriklerini eğlenceden, öğrenecek bir şeylere çevirmeliyiz. RTÜK biraz daha aktif olabilir. Yasal düzenlemelere öğretici proğram mecburiyeti getirilebilir. Eğlence proğramları azaltılabilir. Eğitim kanalları olabilir. Bir buçuk saat haber süren haber proğramlarını anlamak mümkün değil. Günün önemli bir konusunu uzmanlar katılımıyla analiz ve yorum yapılmasını anlamak mümkünken hırsızlık, öldürme ve yaralama olaylarının ayrıntılarına kadar inilerek toplumu örnek alma ya da psikolojik rahatsızlığa itme ikilemine getirmek ve yahutta terör olaylarının propagandasını yapma anlamında toplumu yıldırmaya aracılık etmeyi anlamak mümkün değildir. Bu çalışma konusunda Bakanlık tereddütler yaşıyor. Belediyeler de işin içinde olmalı. Bize göre harika bir şey. Bakanlığa moral vermek gerekiyor...

 

IV- UYUM SAĞLAMAK MI, YOKSA İSTEYEREK DÖNÜŞMEK Mİ?

Yaşamda ise sürekli bir değişim var. O zaman yaşamak için sürekli olan değişime de öğrenerek cevap vermeniz gerekiyor. Ancak bunun;

- Uyum sağlama olarak değil de,

- Değişimi sizin yönlendirmeniz, yani “dönüşmek” olarak algılanması gerekir.

Bu noktadaki temel sorunlardan birisi; değişimin hızının yavaş olmasının onun anlaşılmasında yarattığı hata payı veya tehlikedir (3).

O halde sorun, değişimi erken fark etmek ve aktif olarak değişimi sizin dönüşmeniz olarak sağlamanızdır.

Bunun için iki noktaya dikkat etmelisiniz.

- Birincisi amaç sorgulaması yaparak varmak istediğiniz hedefleri devamlı olarak gözönünde bulundurmanız gerekir.

- İkincisi ise bu amaç doğrultusunda hareket edebilme gücünüzü sürekli geliştirmek gerektiğidir.

Müşteri memnuniyeti konusunda yapılan bir araştırmanın ilginç sonucu şöyle: Eskiden müşteri memnuniyeti % 80 oranında mal ile, % 20 oranında da sağlanan diğer hizmetlerle karşılanırken, bugün bu oran ters bir şekilde % 80 oranında hizmet % 20 oranında da mal ile karşılanır hale gelmiş durumda. Bir şirket yöneticisi olarak nasıl hareket etmeniz gerektiğine siz karar verin.

 

V- ŞİRKET İÇİ REKABETİN SINIRLARI

Şirketlerde ya da bürokratik devlet kuruluşlarında rastlanan ana hastalıklardan birisi de; kurumların ya da bir şirketin alt bölümlerinin, ülkenin ya da şirketin varlığı içinde kendi kişiliklerini gereğinden fazla öne çıkararak asıl amaçların dışında bir yere doğru yönelerek topluma veya şirkete zarar verir hale gelmeleridir. Bu tür durumlarda toplam zeka ve toplamda olması gereken başarı, aşağılara inmektedir. Halbuki toplam zekanın iyi bir takım çalışması ve ortak bir amaç uğrunda dizilme ile fert zekasının üstüne çıkarılması mümkündür.

Bu çerçevede, birey fikirleri şirket politikalarına, birey eylemleri de operasyonlara uyumlu bir şekilde, artarak, birbirini nötürleştirmeden dönüşebilmelidir.

Örneğin, büyük firmaların alt bölümleri arasında (ya da devlet kuruluşları arasında) öylesine büyük kavgalar yaşanmaktadır ki; her bölüm kendi haklılığını savunmaktadır. Adeta firma içinde ayrı birer kişilik oluşturmuşlardır. Ancak bölümler arasındaki kavgadan müşterinin haberi bile yoktur. Her bölüm, sorunları belirleyerek çözümlemeye çalışmak yerine, kendi haklılığını savunarak düşmanı dışarıda aramaktadır. Bu nedenle sorunlar daha da artarak içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir.

İşte bu yüzden şirketlerde bazı hizmetlerin dışardan satın alınması ya da şirketin bazı bölümlerinin parçalanarak ayrı bir şirket halinde yapılandırılmaları etkinlik açısından denenmelidir.
 

VI- ÖĞRENMENİN ENGELLERİ

İnsanlar ihtiyaç duydukları zaman öğrenmede daha istekli olmaktadırlar.

Bir adam uzun sakalı ile yıllar geçirmiştir. Bir gün bir çocuk: “amca bu sakalı gece yatarken yorganın altına mı koyuyorsun, yoksa üstüne mi?” der. Adam düşünür; alta koyar olmaz, üste koyar olmaz.

İnsana ihtiyacını hissettirmek gerekiyor.

Bir başarısızlığı ülke koşullarına bağlamaya çalışan bir konuşmacı ya da yazı sahibini, hiç korkmadan öğrenme yetersizliği ile suçlamanızda mahzur yok. Başarısızlığı anlamaya çalışmak yerine kabahati ülke koşullarına bağlamak bunun tipik göstergesi.

Öğrenme engeli olarak toplumun doğru ve yanlış kavramına bakış açısı da önemlidir; Örneğin,

- Yanlış kötüdür,

- Doğruysam haklıyım,

- Yanlışsan hatalısın,

gibi soru sorma engelleri, öğrenmenin de engelini oluşturur.

Bunun gibi kişisel olarak,

- Riske ne gerek var?

- Birisi doğru yanıtı biliyor olmalı,

- Öğrenme iş değildir,

- Başkalarının bizi takdir edeceği başarıları ortaya koymak için öğrenme anlayışı,

Kişinin öğrenme çabasının en önemli engelleridir.
 

 

VII- ÖĞRENME YETERSİZLİĞİ

- Durumum neyse ben oyum,

- Düşmanı hep dışarıda arama alışkanlığı,

- Sorumluluk üstlenmekten kaçınması,

- Resmin bütününü görmek yerine olaylara takılıp kalması,

- Yavaş ve uzun süreli değişimlerin fark edilememiş olması (haşlanmış kurbağa misali)

- Ben tecrübe ederek öğrenirim hayali,

- Yönetici takım miti oluşturmadaki zorluklar

ise öğrenme yetersizliği olarak ortaya çıkar.
 

VIII- ÖĞRENME YETERSİZLİĞİNİN ÇARESİ

- Ormanı gören bir sistem düşüncesine sahip olabilmek,

- Ortak bir vizyon etrafında ortak bir değerler bütünü oluşturabilmek,

- Kişisel yetkinliklerimizi sürekli olarak artırmak,

- Takım olarak öğrenme ile ortak zekanın geliştirilmesi (sinerji etkisi oluşturmak)

- Düşünce modellerinin altında yatan varsayımların farkına varılarak sorgulanması ve tartışılması yoluyla iletişimin derinleştirilmesi

gerekir.

Bir sorgulama örneği;

- Nefes almadan yaşanabilir mi?

- Hayır,

- O halde amacınız nefes almak mı?

Bu sorgulama kişiyi asıl amacının ne olduğunu hatırlama ve ona odaklanma konusunda daima düzeltici bir etki yapacaktır.

Bu konuda Albert Einstain şöyle diyor.

“Karşılaştığımız önemli problemler, onları yaratan düzeydeki düşünme ile çözümlenemez.”

IX- USTA BİR YÖNETİM ANLAYIŞI

Bizim ülkemiz kurumsallaşmada oldukça geri.

Olayları ya da işletmeleri yalnızca mali olarak örneğin, yalnızca bilançolara bakarak değerlendirmek doğru ve yeterli değil.

Strateji ve planlama da çok önemli.

Yönetim trendi; etik ve sosyal sorumluluklar çerçevesinde yön verici ve yol gösterici olarak daha fazla sorumluluk almaya dayalı olmalı.

Patron zihniyetinden çıkılarak kurumsal yönetim denen profesyonel yönetim anlayışı iyice yerleştirilmeli.

Şeffaflık rekabette olumsuz gibi görünse de ortaklara şeffaf olmak uzun dönemde geri dönebilmektedir. Çünkü insanlar yalnızca bilançoya değil, ne düşündüğünüze de bakmaktadırlar.

Bir şirketin aile şirketi veya halka açık olmasından ziyade nasıl yönetildiği önemli.

Ve uzun dönem...

Gerek ülke ve gerekse şirket yaşamında iyi ve kötü şeyler gelir geçer, önemli olan uzun dönemi korumaktır.

İnsan için de aynı şey geçerli değil mi?
 

X- İNSAN YÖNETİMİ

İnsanı tarif edemeyen, yönetimini tarif edebilir mi?

Bir soru ile cevap arayalım:

Size göre yönetim;

- İnsanlardan istediğin davranışı alma sanatı mı?

yoksa;

- İnsanlardan beklenen davranışları isteme sanatı mı?

Bu önemli konuyu biraz açalım:

Birinci görüş, insanı bir hizmet aracı olarak gören, onun insan olma unsurlarını hiçe sayan, ideallerini, ihtiraslarını, beklentilerini kabul etmeyen, havuç ve sopa (ödül ve ceza- Pavlov’un köpeklere yaptığı – şartlı refleks) yoluyla en çok faydayı almayı amaçlayan bir sistemdir. Batı’nın temel felsefi argümanı budur.

İkinci görüş ise; insandan beklenen davranışları isteme sanatıdır ki, bu görüşe göre; insan önce insandır. Onun idealleri, inancı, beklentileri, iradesi, hırsı v.s. daima bir eğitim konusunun içindedir. Çalışanlar, insanlığın ortak değerlerine ulaştırılmalıdırlar. Bu, yönetim için bir sorumluluktur. İşte bundan sonra kişinin en faydalı çalışmayı yapmasını bekleyebilirsiniz!
 

XI- AHLAK VE MİHENK TAŞI

Bu arada günümüzde bir çok mesleki ahlak yasaları çıkarılmaya çalışılıyor, ancak ahlakın mihenk taşında ne var, insanlar hangi saikle ahlaklı olur diye bir sorgulama yapıp o konuları düzeltmek kimsenin aklına gelmiyor.

Her insan az ya da çok neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir.

Bu nedenle ahlak yasasından ziyade o yasalara uymayı sağlayacak tedbirleri almak gerekir.

İkincil olarak kişinin geleceğe bakışının umut verici olması gerekir.

Artık, kişilerin verimli bir çalışma ve ahlaki prensiplere uymasını bekleyebilirsiniz.

Sonuç olarak kişinin ortamını hazırlayacak, umutlarını sağlayacak ve ahlaklı olmasını isteyeceksiniz.

Aslında bu noktada sorulacak temel soru şudur: İnsanlar neden doğru olurlar?

Menfaatinize dayalı bir cevap vermediğinizi ümit ederim.

İnsan vicdanı ile bir yere kadar ahlaklı olabilir. Yurttaşlık bilinci, iyi bir eğitim ve kişilik özellikleri de kişiyi doğru olmak gerektiğine inandırabilir. Ataist birisi de kişilik yapısı, ülke               sevgisi, aldığı iyi bir eğitim ve    nihayet asılı duran ceza kılıcı yüzünden ahlaklı davranabilir. Fakat bu bir yere kadardır. Ahlak, menfaatle çatışmaya girdiği anda hakem de görmüyorsa terkedilir. Çünkü neden doğru olduğuna ilişkin mihengi sağlam değildir.   

Bir Hırıstiyan’ın da doğru olması mümkündür. Hırıstiyanlık tevhid olarak bozulmuş olmasına rağmen hala ahlaki özelliklerini koruduğu ve toplumlara yön verdiği söylenebilir. Gelişmiş bu ülkelerde, okullarda oluşturulan yurttaşlık bilinci – ülke sevgisi ve milliyetçi duygular -, ileri düzeyde bir eğitim, iyi  işleyen ve kontrol eden bir idari yapı, fiziki ve sosyal ihtiyaçları karşılayabilen bir gelir düzeyi, dengeye oturmuş bir arz-talep dengesi, fakir ve işsize yardım eden bir sosyal devlet ve hala dürüst değilseniz karşılaşacağınız ağır cezalar.. Bütün bunlar da bir yere kadar. Newyork’ta iki saat elektirik kesildi; bütün mağazalar yağma. II Dünya Savaşı: 50 milyon insan..

Yahudilerde de tevhid inancı bozulmuşsa da ahlaki emirler (on emir) hala durmaktadır. Bunlara uyulması ya da uyulmaması bütün ilahi dinlerde olduğu gibi mükafat – mücazat ikilemiyle karşılanır (cennet – cehennem). Ancak bozulma öylesine olmuştur ki bu emirlerin yahudilerin kendi aralarında geçerli olduğu noktasında düğümlenmiş, yahudi olmayanlara karşı her türlü gayri ahlaki şeyler serbest bırakılmıştır. Örneğin kendi aralarında faiz alıp vermezlerken dünyanın en acımasız bankerleri onlardır. Adam öldürmek yasak olmasına rağmen silahsız insanları acımadan öldürebilmektedirler. Sabra ve şatilla kampları faciası, filistin sorunu v.s. Yani, ahlak, yalnız menfaatlerin çatıştığı noktada değil, kişilik noktasında  da - canilik, merhametsizlik - olarak iflas etmektedir.

Halbuki İslam, nefsi müdafa hali dışında saldırmayı uygun görmez ve inançsız da olsalar onlara adil davranmayı emreder. Ahlakın temel ilkelerinin bütün toplumlara ve insanlara her aşamada adaletle uygulanmasını emreder. Dine girişte zorlama yoktur. Ahlaka uymanın karşılığı avam için yine diğer ilahi dinlerde olduğu gibi cennet ve cehennnemdir. Özet olarak ahlakın temel kaynağı dindir. Allah korkusu ve ahiret inancı kişiyi dürüst ve ahlaklı olmaya zorlar. Ancak bu inancın canlı tutulması gerekir. O da her gün kılınacak beş vakit namazdır. Fakat herkes peygamber değildir.  Kişiyi eğitecek, ortamını hazırlayacak, adaletli olacak, umutlarını sağlayacak ve nihayetinde de ahlaklı olmasını isteyeceksiniz. Hala düzelmemişse ancak o zaman dünyalık ve ahiretlik cezalar yine gündemdedir. Ancak Allah korkusu ve ahirette geri ödeme bilinci (kul hakkı) kişiyi adil olmaya iter, topluma barış getirir ve genel suç oranlarını azaltır. İstenen de budur.

Fakat medeniyet olarak gelinen nokta; Avrupa’nın İslam’ı doğurduğu, yani onların tevhid inancı bozuk olmasına rağmen ahlaken iyi durumda oldukları şeklindedir. Bizim yaşayışımızı ise kafirin yaşayışı olarak nitelemek çok mu ağır kaçacak dersiniz? 

 Kuzey Kutbu’nda yaşayan Eskimo kabilelerinden birisi; yaşlanan ihtiyarlarını köyün dışına atar ve beyaz ayının onu diri diri yemesini sağlarmış. Onlara göre, o yaşlının ruhu beyaz ayıya geçecek ve yaşamaya devam edecektir. Dinin ulaşmadığı bir yerde, iyi duygularla insanı diri diri öldürmek de iyi ahlakdan sayılabilmektedir.

Japonların yaptığı gibi, Fuji dağının eteklerinde satış elemanlarını toplayıp yüzlerine tükürerek onların gururunu kırmak adına tevazulu insanlar yapamazsınız.

İnsan mizacına aykırı davranarak, sizin menfaatiniz öyle gerektiriyor diye insanı insan olmaktan çıkaramazsınız.

Ankara, Etlik Aşağı Eğlence’de köhne, güneş görmez, bodrum, tek odada oturur, doksanbeşlik maliye emeklisi Arap Hızır Amca’dan kulağımda kalan Ziya Paşa’nın iki mısrası ile cevap verelim:

“Asafın mikdarını bilmez, Süleyman olmayan.

Bilmez insan kadrini, alemde insan olmayan.”
 

XII- LİDER TİPLEMESİ

Bir ülkede ya da şirkette lider;

- Otokratik değil katılımcı olmalı,

- Kendisi geride kalmalı, insanlar hissetmemeli.

- Liderlik fikir üretmede değil, karar verme ve risk almada olmalı.

Bugünlerde yeni bir lider tiplemesinden bahsedilmektedir; "hizmetkar lider tiplemesi."

Aslında bu liderlik anlayışı pek de yeni sayılmaz. İnsanların bunu ne kadar fark ettikleri bilinmez ama bize göre bu tiplemenin dini nitelikli olduğudur.

“Yönetici halka hizmet edendir”.(hadis)

Burada iki nokta var.

Birincisi; “ben” kelimesinin geçmemesi.

İkincisi ise “yöneticiliğin halka hizmetten” başka bir şey olmadığı. İnsanın hizmet için efendilik makamında olduğu.

Maliye Kursuna gelen üniversite mezunu 4 sınıftaki 100 kişiye yazılıda sorduk. “Yönetici halka hizmet edendir” sözünden ne anlıyorsunuz? Her kes bir şeyler yazdı. Bir kişi cevap verdi: “Bu bir ilahi iştir. Günümüzde yönetici halkın efendisidir!”

İnsanlar öğüt kabul etmek yerine örnek olana bakmaktadır. O halde siz, yaparak ya da çalışarak hizmetkar konumunda tevazu ile o insanlara yaklaşmalı, aranızdaki farklılıkları kaldırarak yakınlaşmalı ve örnek olmalısınız. İnsanlar akranlarından daha çok etkilenirler ve önce taklit ederek öğrenirler. İnsanlara gönderilen elçilerin, yine onlar gibi yiyen, içen, evlenen insanlardan seçilmesi boşuna değildir!

Ancak birilerinin karar vermesi ve risk üstlenmesi gerekmektedir. İşte bu nedenle seçilenler, hizmet ve sorumluluk için efendilik rütbesindedirler. O halde efendilik, hizmetkarlıktan başka bir şey değildir.

- Karar vermek ve riski birinin alması için yukarıda kalmak,

- Etkilemek ve gayrete getirmek için aşağılara inmek gerekmektedir.

Halk daima yöneticiyi örnek alır. Bu, bazen bir baba, bazen bir öğretmen, bazen bir komutan, bazen bir sanatçı ve bazen de siyasi bir kişi olabilir. Bu yüzden; çok öğüt yerine, örnek olunuz.

Benim gibi olmalı, benim gibi yaşamalısınız.

Siz de damdan düşmelisiniz.

O zaman sizi kendim gibi hisseder ve kendim gibi sever ve uyarım.

“kölen kurban olsun!”
 

XIII- SONUÇ

İnsanın, kendisi ve yaşamı bir sanattır. Zenaat değil.

Toplumun ya da zamanın neresinde olursanız olunuz, insan çalıştırmanın vazgeçilmez şifresi olarak; DENGE VE AHLAK’a birlikte ihtiyacınız olacak.

İnanış ise insan olmanın gereği.

Sorun; sizin ihtiyacınızı hissetmemenizde.

İşte, insana ihtiyacını hissettirmek gerekiyor.


(1)       Öğrenmenin tersi ise ölümdür.

(2)       06.12.1996 tarih ve 22839 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

(3)       Bu konuda haşlanmış kurbağa örneği diye bir örnek verilmektedir; değişim ani olursa farkına varılıp önlem alınabilmektedir. Örneğin kurbağayı sıcak suya aniden attığınızda sıçrayıp çıkabilmektedir. Ancak değişim çok uzun bir süre içinde yavaş yavaş gerçekleşirse farkedilmesi güç olmaktadır. Oda sıcaklığındaki suda yavaş yavaş ısıtılan bir kurbağanın su kaynamaya başladığında kaçamayacak kadar sersemlemiş olup haşlanması örnek verilmektedir.



 

 

 


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!
mahmut
her nefeste din ve ahlak=Allah korkusu
bilançolara kar yanına kaç kişi çalıştırdığı ve toplam üretimdeki payı- sosyal fayda- da ilave başarı kriteri olmalı. bu hırsı azaltır. kanaat getirir. hırstan kapitalizm hasedden kömünizm doğar ikisi de yanlıştır ve bir sapmayı ifade eder. mülkiyete evet fakat duracağı yer ve nasıl kullanılacağı önemli. mülk allahındır. kula gözcülük yani emanetcilik düşer. bu onu yerindeliğe getirir ve israftan uzaklaştırır. aksi halde "benim" duygusu herşeyi mahveder, kırar geçirir. delinin elindeki kılıç gibi olur. mihenkte ahlakın olması, kaynağının da din olması süper bir yaklaşım tarzı. bunu işadamlarına fakslamak gerekiyor. agzına sağlık. cesaretinden ve ileri görüşlerinden dolayı kutlar yeni yazılarınızı bekleriz. bizim doğru bakış açılarına, yorumlara ihtiyacımız var. bilgi her yerde. ancak o bilgiyi işlemek ve anlamlandırmak gerekiyor. selamlar.
murat
insan nedir?
çok doğru. insanı anlamayan çaresini bilebilir mi? sopayla askerlik gibi ceza ile bir yere varılamaz. insan önce insandır. doyur ve bekle..adil ol, sorununu çöz. bilançolar yalnız karla ölçülmemeli. istihdam da bir başarı sayılmalı. ve ufak bir krizde işçi dışarı atılmamalı. yani ahlak, yani merhemet...
hasan
insan
insan yönetiminde, ilimde ticarette ailede herşeyde ahlak olmadan olmaz. iyi tesbit etmişsiniz. yalnız karın doymadan da ahlak olmaz. bunu da ilave ediniz.selamlar
ali
ölçü farkı
başarı kriterleri olarak hedefe insanı da yerleştirmeniz hem din hem insanlık. umarız aklı selim de bunu görüp değerlendirmeye alır. ahlaksız hiç bir şey olmaz. ne ilim, ne ticaret, ne toplum, ne aile. ahlakınız fikrinizin mihengi olsun..


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
 

Diğer Yazıları
 
 
Diger anketlerimiz için tıklayın...
Gazete Oku
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
 
vergi, zararlı besinler, Kırşehir ak parti il başkanı muzaffer aslan, LYS Kırşehir, şuayip soysal, bakan eker, kızılay, kırşehir ahilik kutlamaları, MUzaffer Aslan İstifa etti, kurban bayramı kırşehir, konut, iş sorunu, bitki çayı, kırşehir polis okulu, kırşehir kzıılay, ygs açıklandı, yangın, balık, sera, kırşehir umre, yağış, kırşehir kaza, kırşehir yağışlı hava, proje, kırlehşr, hava, ismail ademoğlu, uyuşturucu, bilinçsz b, haber 24,
 
© Copyright 2010 AnadoludanHaberler.Com
Her hakki saklıdır.
Css Design Group - Hakki KILIÇASLAN