Sık Kullanılanlara Ekle Anasayfam Yap Sitene Ekle İletişim Rss
Ahilik Nedir?

Ahilik Nedir?

  Bu yazı 12 Ekim 2010, SALI 11:11:11 eklenmiştir. 124 kez okunmuştur.
Yazar :
Kırşehir’imizin en önemli kültür varlığı “ahilik” konusunda söz, biz ahi’lere düşmez de kime düşer. Sağlam iman sahibi kişiler, imanlarını tevhitten sonra güzel ahlaka dönüştürebilen kişilerdir. Güzel ahlak o kadar önemlidir ki, kişi güzel ahlakıyla, gece namaz kılıp gündüz oruç tutar gibi sevap alır ve cennette Peygambere komşu olacak olanlar da güzel ahlak sahipleridir.


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Sevgili Okurlar,

Kırşehir’imizin en önemli kültür varlığı “ahilik” konusunda söz, biz ahi’lere düşmez de kime düşer. Sağlam iman sahibi kişiler, imanlarını tevhitten sonra güzel ahlaka dönüştürebilen kişilerdir. Güzel ahlak o kadar önemlidir ki, kişi güzel ahlakıyla, gece namaz kılıp gündüz oruç tutar gibi sevap alır ve cennette Peygambere komşu olacak olanlar da güzel ahlak sahipleridir.

İlim, eğitim, ticaret, insan davranışları, kısaca her şey, ahlak olmazsa kibir, küfür, düşmanlık, hile, bencillik ve akla gelen her türlü melanetin sadır olması kaçınılmazdır.

İşte ahilik, güzel ahlakın ticaretle demlendiği çay gibidir. Tüccarın polisi ahiliğin dinden gelen güzel ahlakıdır. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden aile ve devletin tersine onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel yürüdü,  hem toplumun ahlak ve yardımlaşmasıyla huzur ve barış ortamı oluştu.

Kırşehir’in en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” olmalıdır. Bunu teklif ediyoruz. Kahramanlar, gaziler, şanlılar varken ahi’ler neden olmasın?

Bu isim değişikliği hem Kırşehir’i yüceltecek hem de insanlara bu da neymiş acaba dedirtecek ve sürekli bir gündem oluşturacaktır. Eh, siz de gayret ederseniz, artık anlaşılmasını ve yaygınlaşmasını ümit edebilirsiniz artık.

Toprağın altındaki altının kimseye faydası olmaz. Onun kabrine, Allah’a göstermediğiniz hürmeti gösterirsiniz, fakat misyonunu üstlenmezsiniz, yaşamazsınız. Kuran ve hadislere de aynısını yapmıyor musunuz?

Kapitalizm Ahiliği Keşfetti ve Kendine Uyarladı

Amerika ve Avrupa’daki işletmeler yirmi yıl aynı cıvatayı sıkan işçinin mesleki tatminsizliğini verimsizliğini görerek araştırmaya girdiler ve çare olarak ahiliği keşfettiler. Ahiliğin ahlak dışındaki diğer mesleki hiyeraşi ve kendi işini kurma gibi bazı prensiplerini (kişiyi fabrikada çalıştırmak yerine işi ona dışarıda kurdurduğu atölyesine sipariş etmek şeklinde vererek) uyguladı. Bu, mülkiyetin uygulamaya geçmesi olduğundan sağlam bir verimlilik müşevviki olarak çok iş yaptı. Bugün KOBİ’ler Türkiye’de ve Japonya’da üretimin %90’ını sağlıyor.

Amerika ve Batı, işletmelerine ahlak dışındaki Ahilik prensiplerini alarak uyarladı demiştik. Bugün mesleki ahlak standartları yayınlanıyor artık. Bu çok güzel bir gelişme. Tek eksiği, neden ahlaklı olunmasına dair fikirlerinin mihenklerinin olmaması? Bu, ciğer alıp tarifini almamaya benziyor! Bugün kapitalizmin hem kural olarak faiz (iktisatta fazla likite yol açarak mal=para eşitliğini bozması asıl etkendir), olmayan mal ve olmayan paranın harcanması (borsada beklentilerin alınıp satıldığı finansal enstrümanlar)nın oluşturduğu mal=para eşitsizliği (ve sonucunda dünyadaki petrol, buğday, altın, bakır v.s. gibi) emtiaların fiatlarındaki anormal artışlar ve küçük ülkelerde fakirden zengine bir değer aktarımı olan enflasyon hastalığına bu yanlış kurallar yol açmaktadır. İşte önce oyunun kurallarının doğru konulması, akabinde ise ahlak ile kişilik kontrolü/tekamülünün sağlanması gerekir. Bu arada bugün yapıldığı gibi milyonlarca sokaktaki masumu uyarmaya zorla uğraşmak yerine, asıl ve az olan suçluyu ibretlik ceza ile cezalandırarak diğer heveslileri daha baştan caydırmak gerekir. Buradaki temel soru, zalime mi merhamet edeceğiz, yoksa mazluma mı?sorusudur. Çünkü sonuçlar da ona göre şekillenecektir. Bugün modern hukuk kabul etmiyor ama, kısas süper bir adalet ve toplumsal koruma sağlar aslında. İşte dine muhalefet ya da laikliğin din olarak anlaşılması, insanı doğru çözümden alıkoyuyor. Din gibi aklı selim de aynı şeyi göstermesine rağmen içerik ve yarar tartışması yerine referandumda olduğu gibi “bunu kim söyledi” tartışmasına dönüşüyor. Yazık…

Ahilik Nedir?

Ahilik, Ahi Evran Hazretleri tarafından Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Kurucusu kabul edilen Ahi Evran-ı Veli Hazretleri, aslen Horasan Kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Türkmen halkın, sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran Hazretlerine Ahi Baba da denir.

Ahilik Sözcüğünün Kökeni

Bir görüşe göre ahi'nin sözlük manası Arapça “Ahi="kardeşim" demektir. Araplarda Fütüvvet Teşkilatı’nın bulunmasından dolayı bu adı almıştır.

Divanu Lügati’t-Türk’te,  akı ???; Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesinden olabileceği, "Ahi Baba" tabiri de düşünüldüğünde daha makul olabilir diyenler de mevcuttur.

Eski kültürler dinle birleştiğinde eski güzel değerlerini yeni dinle yeniden biçimlendirerek taşımaya devam edebiliyorlar. Avrupa’da şövalyelik neyse, İslam dünyasında Fütüvvet de odur. Böylece Araplarda fütüvvet, İran’da “cevanmerdi” Türkler’de “Akı” odur. Bu kelime zamanla da “Ahi”ye dönüşmüştür diyor Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram.

 

 

 

 

Ahi teşkilatının kuruluş amacı

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca (1040) Oğuz Türk’leri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu'ya göç etmeye başladı. Göçebe Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşerek onların İslamlaşma sürecini hızlandırmak ve burayı Türk yurdu haline getirerek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla Ahi teşkilatı kuruldu. Yani bu kuruluş bir İslami ve ticari birlik ve dayanışma ihtiyacından doğdu denilebilir.

Ahiliğin Kuruluşu ve Yeşerdiği Ortam

Bağdat'ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evren, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilenerek, 1205'te Anadolu'ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri'de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Daha sonra Kırşehir’e geçerek örgütlenmesini tamamlamış ve köylere kadar yayılmıştır.

Ahilik, Anadolu'nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamış, göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, sanat ve ticaret işlerine Rum ve Ermenilerin yanı sıra Türkler de katılmış ve canlılık kazandırmıştır.  Moğol istilasında askeri bir güç olarak asayişi sağlamış ve toplumun dini ve ahlaki yapısını muhafaza etmiştir.

Yunan ve Latin kültürü çökerken, İslam, 6’ncı yüzyılda Arap yarımadasında olağanüstü bir devrim yaptı. Bu feodal devrim, düşünsel ve bilimsel gelişmelere kaynak oldu. Üretim teknikleri ve üretici güçlerde büyük değişim yaşandı. Bu durum, siyasi birliktelik, merkezi otoritenin oluşması, kurumlaşma, ticaretin gelişmesi, kentleşme, ulaşım, silahlanma, teknoloji, sosyal düzenlemeler gibi atılımların yolunu açtı. Edebiyat-sanat bunun dışında değildi.

 

Ahilik Süper Bir Sivil Toplum Örgütüdür. Fikri dayanağı, Bir Ekonomik Ve Sosyal Dehadır. Ya akranları? Nasıl bir bilim ve onun tabanı olan hür fikir ortamlarında yeşerdiler? Gelin Şöyle Bir Gezintiye Çıkalım. Sakın Bu günle Kıyaslama Hatasına Düşmeyin! Moraliniz bozulur!

AHİLİK:

-Müslümanlar, İslam dinamizmiyle kısa zamanda büyük fetihlere çıkmışken,                           - Roma ve Bizans zulmünden kaçan halklar kurtuluşu, “eşitlik”, “özgürlük”, “kardeşlik”, “adalet” ve “düşük vergiler” vaat eden İslam’da ararken, kimi ise cizye vermemek için Müslüman olurken,                                                                                                                       -İslam coğrafyası düşünsel bir zenginlik de yaşıyorken,

-Müslüman âlimler ardı ardına buluşlar gerçekleştiriyor (Rönesans) ve Batı ortaçağını yaşarken,

-Hz. Muhammed’in, “Bilim adamlarının mürekkebi şehitlerin kanından daha kıymetlidir” sözü henüz geçerliyken,

-Aydınlanma döneminde bir Müslüman’ın düzeyi sahip olduğu kitapla ölçülüp, 9’uncu yüzyılda Bağdat’ta 100’den fazla halka açık kütüphane varken ve küçücük Necef kenti 40 bin ciltlik kütüphanesiyle gurur duyarken,                                                                                           -İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabi, dogmatizme önderlik eden Eş’ari-Gazali düşüncesine; “Evrenin sonsuz” olduğunu yazan, “Allah’ın yüceliğinin doğanın her alanında keşfedilmesi gerektiğini” belirten ve “bilginin ilk şartının şüphe” olduğunu dile getiren Bağdat merkezli Mu’tezile henüz yenilmemişken,                                                                                                                 -Akli ilimler karşısına nakli ilimler (dinsel bilimler) ile çıkan Eş’arilik henüz kazanmamışken,            –Kuran’ı Kerim’de 200 defa Cenab-ı Allah akla hitabetmişken, hedef alınan mutlak hakikate ulaşmakta akıl yetersiz; aklın yerini sezgi ve gönül alıp, (belki dini ilimlerde kalp anlaşılabilirdi) fakat dünyevi ilimler küçümsenerek “Sünnetullah” unutulmamışken,

-İnanç ile aklı uzlaştırmak isteyenlere, vahyin akla uygunluğunu arayanlara henüz kâfir denmeden,

-Ömer Hayyam,  Müslüman olduğunu ispat için, çalışmalarını bırakıp hacca gitmeden,            - Batı’da en doğru ve en müsamahalı dinin İslam olduğunu anlatarak kavimlerin İslam’a bakışını yumuşatan ve onların fikirlerini alt üst eden İbn-i Rüşd, bir eve hapsedilip gözetim altında tutulmamışken,

- Doğu, “aklını” kaybetmeden(!); aydınını katletmeden ve -Samir Amin’in deyişiyle- kuşkuculuğun yerini Hinduculuktan esinlenen çilecilik almadan,

-İslam coğrafyası, rasyonel düşünceden kopmadan, bilgiyi aramayan ve zaten bilginin ne işe yaradığını anlamayan ve yönetimi ve düzeni tehdit eder diye tehlikeli bulan (bugün de aynı şey geçerli), basit yorumlarla yetinen, kaba biçimsel kalıplara boyun eğen, cahiliye dönemi inançlarını sürdüren hoşgörüsüz yöneticiler ve onun dalkavuklarına kalmadan,                          -İslam, salt dinsel kaynaklara dayalı toplumsal düzenlemelerin esiri olmadan, Hz. Muhammed en sert muhalifleri olan münafıkları bile açığa çıkarmayı kendisi değil, olayların açığa çıkarmasını beklemişken, farklı düşünceye, bilime düşman, katı din adamları ve onların koruyucu iktidarları yüzünden İslam, feodalizm bataklığına henüz saplanıp kalmamışken,                       - Sümer, Babil, Asur, Mısır, Hint, Çin, Türk, Arap kültürlerinin uygarlığa ardı ardına katkıları doruğa çıkmışken,

- Bağdat, Endülüs, Sicilya, Şam, Semerkand, Horasan, Kahire, Herat, İslam’ın bilim merkezleriyken,

-El Kindi (801-866), Razi (865-925), Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037), Ömer Hayyam (1048-1131), İbn-i Rüşd (1126-1198), Nasreddin Tusi (1201-1274) ve yüzlerce Müslüman düşün adamı/filozof yetişmişken,                                                                                                 - Harezmi’nin (780-850) “Hesab-ı Hindi”si  Rönesans ortalarına kadar Avrupa’da yazılmış bütün aritmetik kitaplarına kaynak olurken,                                                                                 - Gıyaseddin Cemşid’den (1380-1437)  ondalık kesirler sistemini Batı öğrenirken,

- Ebu’l Vefa Buzcani (940-998)  Trigonometriyi bütün esaslarıyla yeniden kurarken,

- 976’da Muhammed bin Ahmed  Matematikte devrim yaratan “sıfır”ı  bulurken,

-Potasyum, aminoasit, sodyum, nitrat ve cıvanın üretimini, çeliğe ilk su vermeyi, katarakt, çiçek ve kızamık hastalığını; cerrahi müdahalelerde uyuşturucu kullanmayı, yüksek ateşi soğuk su banyosuyla düşürmeyi, damardan kan akıtma gibi tedavi yöntemlerini, “insan bedeninin doğal iyileştirici yeteneğini”  Batı, Müslüman alimlerden öğrenirken,

- İçi delik iğneyi 1256’da Al Mahusen bulurken,

- İbn-i Al Nafis, (Şam,1298) kan dolaşımı sistemini Portekizli Servet’ten 300 yıl önce keşfederken,                                                                                                                                  -İBN Haldun (1332-1406) “Mukaddime”yle;  tarihçiliğin; öykücülükten, nakilcilikten/aktarmacılıktan (fi zahirihi) yani yüzeysellikten kurtulması gerektiğine işaret ederken ve  olup bitenlerin nedenlerinin, içyüzlerinin araştırılmasını/incelenmesini (nazaran ve tahkikun) isteyerek, akılcılığı öne çıkarak sebep – sonuç ilişkisini (Allah’ın etkisini unutmadan) ortaya koyarak, Batı tarih felsefesinin kurulmasına önayak olurken,

-Kâğıt daha Avrupa’ya girmeden Semerkand’da kâğıt fabrikası kuruluyken.                              -Matbaayı Çinliler bulup, Türkler aracılığıyla Araplara, oradan  Avrupa’ya, Gutenberg ise ben buldum deyip sadece harfleri ayrı ayrı oymayı başarırken,                                                          - Pusula da Doğu’dan Batı’ya çalınırken G. d’Amalfi “ben icat ettim” diye ortaya çıkarken,

-Tarihleri, Taberi (839-922), Mesudi (ö 956), İbn-i Miskeyf (ö 1030) yazarken,                         - Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler bulunurken,                                                                   - Dante’nin “İlahi Komedya”sı Muhiddin Arabi’den etkilenirken,                                                - “Binbir Gece Masalları” Batılı yazarları etkilerken,

- Batı’nın çok övündükleri klasik müziğin sol anahtarını ve beş hatlı notayı ilk önce Müslümanlar kullanırken,

- Batı, su kanalları bile yapamazken; tarım tekniklerini El Avam’ın “Kitab-ül-hulase”sinden okurken,                                                                                                                                         -Kristof Kolomb’un 1498’de Haiti’den yazdığı mektupta, Amerika’nın keşfini İbn-i Rüşd’ün kaydettiği bilgilerle yaptığını yazmışken,

 

- Uluğ Bey, hazırladığı dünya haritasıyla kâşif kaptanlara rehberlik ederken,

- 8-12. yüzyıl arasında altın çağını yaşayan İslam aydınlığı henüz sönmemişken,                       - Mevlana “Mesnevi’sini”, Aşık Paşa “Garipnamesi’ni” Ahmed-i Gülşehri “Divan’ını” yeni yazmışken ve Hacı Bektaşı Veli aslanla geyiği birlikte kucağına almışken, Yunus’un ilahi nazını Molla Kasım yırtıp suya salarken, Cacabey “Gök Medrese”de uğraşıp Şeyh Edebali’nin kızını elinden kaçırıp Osman Bey’e kaptırırken, 200 000 nüfusuyla Kırşehir bir ilim ve irfan kentiyken AHİLİK KURULDU.

Bugün bile dengini kuramadığımız süper sivil toplum örgütü olan Ahilik, insanının maddi ve manevi bütün yönünü imar etmiş, işini kurmuş, umut vermiş, evlendirmiş, ahlakını İslam ve aynı yönde ihdas ettiği prensiplerle kemale erdirmiş, hala uymazsan seni artık iş ve toplum dışına atarım diye tehdit etmiş, üretim, kalite, fiat ve istihdamı devletin yerine kontrol ve dengede götürerek alıcı-satıcı bütün kesimlere adalet dağıtarak üretim ve paylaşımı fiatın içine gizlemiştir.

İşte bu süper hazinenin ne dediğine siz bakmıyorsunuz, kabrine bol bol dua okuyorsunuz fakat belki başka duyanlar daha iyi anlar. Onun için de reklam gerek. O da, ismimin başında onu  baş tacı yapmakla olur. Utanmasam ben ismime ilave edeceğim. Bu yazı bile bizi ahi yapmaz mı? Onun için diyoruz ki:   “AHİ KIRŞEHİR”

Ahiliğin Menşei ve Dini Yapısı

Ahi zaviyeleri Bektaşi dergahına mensuptur. Hacı Bektaş Veli Hazretleriyle Ahi Evran’ın Kırşehir’de sık sık bir araya gelip sohbet ettikleri ifade edilmektedir.

Fütüvvetnamelere göre; fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kurallarının menşei Hz. Ali'ye dayanmaktadır. Muhammed sav. Hz. Ali'ye "Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrail'in yoldaşıyım, Cebrail de Allahhttp://tr.wikipedia.org/wiki/Allah'ın yoldaşıdır" diyor. Sonra Selman-ı Farisi'ye, Ali'ye yoldaş olmasını söylüyor. Selman da Ali'nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor. Bundan sonra Peygamber, Ali'ye: "Ya Ali ben seni tamamlıyorum ve olgunlaştırıyorum" diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor.

Ahiliğe Üye Şartları

Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

1. Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak

2. Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak

3. Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak

4. Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak

5. Halktan yana kapısını bağlamak, Hak'tan yana kapısını açmak

6. Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak

7. Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak

Kafirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, dellallar, cerrahlar, vergi memurları, avcılar, vurguncular örgüte katılamaz.

Kadınlar, ahiliğin "kadınlar kolu" olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır.

Ahilik Teşkilatı'nın Özellikleri

Ahilik teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçerilerin Ocaklarının olduğu gibi Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır.

Ahi Teşkilatı'nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti'nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışmasıyla din ayrımı kalkarak gedik : "Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek" anlamında kullanılmış ve 1838 Balta Limanı Anlaşmasıyla bu gedikler de çözülmüştür.

Ahilik teşkilatı 3 dereceli bir düzene dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

* Yiğit

* Yamak

* Çırak

* Kalfa

* Usta

* Ahi

* Halife

* Şeyh

* Şeyh-ül Meşayıh

"Toplumsal sorumluluk, hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, ortak yaşama" prensipleriyle, örgütlenme modeli, bugüne bile ışık tutmaktadır. “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” prensibi de bir arz talep dengesini ifade ettiği insanı dünyevileşmeden korumayı amaçladığı söylenebilir.

Peştamal kuşanma töreninde çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın “pabucu dama atılır”. Bu, onun artık bağımsızlaşarak bunda böyle yardım görmeyeceğini ifade eder. Bunun halk deyişine dönüştüğünü siz zaten biliyorsunuz.

Sanatkarlar gündüzleri hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları da toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında dini ve ahlakî eğitim görürler. Böylece gençler de iyi yetişir ve bir meslek kazanırken toplumsal dayanışma da gerçekleşmiş olur. Yani kalkınmanın hem maddi hem manevi yapılmasının örneği sayılabilir

Kültürde Devrim Olmaz

Tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması halkın eğitim ve buluşarak kaynaşmasını yıktı. Dil de süratle değiştirilince kültür aktarımı da son buldu ve toplum soğukta kalan çıplak adam gibi ortalıkta kalakaldı. Askeri bürokrasinin Batı’ya yönlendirmesini de benimsemeyince yarı doğu, yarı batı, karışık bir kimlik ortaya çıktı. İşte kültür politikalarında devrim yapılamaz. Her şeyin doğal bir değişimi zaten vardır. Bu kültürde de olabilir. Sadece buna müdahale yanlış olur. Bu müdahaleyi iyi niyetli sayabilir miyiz?

Ahiliği Nasıl Düşünmeli, Ne Yapmalı?

İşte Ahiliği, bir şet kuşatma merasiminin ötesinde, bir kalkınma modeli olarak görmeli, onun üretim, istihdam, tüketim ilkeleri belirlenerek günümüze gereken uyarlama yapılmalıdır.(Prof. Dr. Beşir Hamitoğulları, Siyasal Bilgiler Fakültesi -hocam-).

Belediye, Vilayet veya Üniversite de sorumluluk almalı ve Ahiliği, iktisadi ve toplumsal açıdan yeniden yorumlayacak ödüllü araştırma/kitap yazımı sağlanmalıdır.

Loncalarla Benzerliği

Ahilik teşkilatı, bazı kaynaklarda Lonca olarak da anılmaktadır. Asıl itibariyle lonca, Bizansa ait bir teşkilattır ve devletin kontrolündedir. Adeta toplumsal bir kast sisteminin aracı gibi çalışır. Halbuki ahilik tamamen sivil bir örgütlenmedir ve hiyeraşi arasında zaman ve mesleki bilgi ve beceri ile geçiş/tekamül mümkündür. Mesleki ilerlemenin açık olması, kişiyi geleceğinden umutvar kılar, bu da konan prensiplere isteyerek uyumu kolaylaştırır ve toplumsal huzur sağlar. Artık kimse kimseyi ikinci sınıf görmemiştir, bugün olduğu gibi ötekileştirmemiştir. Hatta İslam köleliği bile yediğinden yedir, giydiğinden giydir diyerek köle ile efendiyi önce eşitlemiş, azadını sevaba ve belli süre yeterli hizmete bağlamış (ortalama 7-11 yıl) böylece onu eritmiştir.

 

Ahilik: Farklılıkta Eşitlik

İslam’ın en temel gayesi tevhitten sonra, eşitlik ve adalettir. Üstünlük sadece takvadadır. Bu yüzden Ahiliğin aşamalarının bir ayrım yarattığını söylemek uygun olmaz. Oyunun kuralları sadece saygı ve disiplin içindir. Herkesin yükselebilme ve iş sahibi olup kendi işini kurabilme hayali, kişiye itaat ve mutluluk için yeterlidir. Halbuki kapitalizmin, üretim ve sürekli yatırımı putlaştırarak paylaşımdan kaçınması “işçisin sen işçi kal” şarkısında olduğu gibi, onu umutsuzluğa, kin ve hasete götürmekte ve sosyal şizofreni buralarda başlamaktadır. Sosyolojideki “Doymuş şişman köpeğin, diğer aç köpekler tarafından parçalanması mukadderdir” kuralı artık kuvvetle muhtemeldir!

Ahilerin Satış Politikası: Zengine pahalı, Fakire Bedava

Ahilerin satış politikası benim çok dikkatimi çekmiştir. Onlar şöyle yapar: Örneğin mes satacaksa aynı kalite mes kişiden kişiye değişik fiatadır ve zengine 5 akçe, orta halliye 1 akçe ve fakire bedavadır. Böylece zenginden fakire bir değer de aktarmış olur. Bunu onlar da bilir ve hiç itiraz etmezlermiş. Süper bir yardımlaşma değil mi?

Bugünkü Esnaf

Şimdiki esnaf ise kurtlar sofrasında yemek yiyor. Hepsi de kurtlaşmış. Hak için değil ama Ecevit’in krizinde ilk defa ve midesi için yürüdü. Başbakan “birer kişi alın” dedi, bu bir merhamete hitaptı aslında, duymadılar bile. İslam’a göre “ücret: evlenmeye, ev almaya, hizmetçi ve binite yeter bir ücrettir” (Hadis), fakat asgari ücretin farkını, tazminatını bile vermez, gününde ödemez. İslam uzun emeli yasaklamıştır, fakat o zengin olamadım diye hayıflanır durur. Diyanet dini anlatmaz ki biraz bilsin. Kuru bir ilimsiz namaz, yatar kalkar. Zaten cahildir, fakat ticaretin girdabı onu hırs ve haset sarkacında sallar durur. Dayanamaz, aynı lisanla düşünür. Hem mutlu olamaz, ailesi ve toplum da perişan bir hayat yaşar. Ayağı takılır düşer, ayağım taşa takıldı da düştüm der, düşüreni, onun niye uyardığını idrak etmez. Arkadaşını defneder gelir, döner aynı hayata devam eder. Allah cümleye şuur versin.

Biraz moral bulalım. Eski Emlak Bankası İzmit Müdürü arkadaşım Mesut, 99 depreminde don gömlek gelmiş, yaralı emeklilere, banka yıkılmıştır fakat adını sorar para öder. İki tane kaptırır onu da personelle öder.

Siteler’de bir mağazacı şöyle diyordu. Hiç gelen burs, yardımı geri çevirmedim ve yazdım. Ramazan geldi zekattan hasaplayıp mahsup ettim. Fakat kdv bizi bozuyor, kesmiyoruz.

Ben düşünüyorum, İslamda kdv’yi fakir de ödediği için yok. Fakat devletin masrafı da çok ve çeşitli. İçinde fakir de var. Eh, siz katılmazsanız diğerlerinin üstünde kalıyor. Sizin de “ben şunu ödeyebilirim” deyip, ödemeniz gerekiyor vesselam..

Zamanın Hastalığı “Düşüncesizlik”

Zamanımızın hastalığı “düşüncesizliktir”. Düşünenin %50 doğruya %50 yanlışa gideceği beklenebilir. İnsanlara ve olaylara değil de fikrin orjinaline bakabilirse, doğruyu bulacağı da umulabilir. Bir yabancı alim şöyle söylüyor: “Ben Müslümanlara baktım 50 sene Müslüman olmadım, Kuran’a baktım, bir gecede Müslüman oldum” diyor.

Kuran Gönlünüze İnsin

Kuran gökyüzüne değil, sizin gönlünüze insin. O zaman yürüyen Kuran olursunuz. Mushafla ne işiniz var. İşte o zaman Kuran’ın hürmeti size de döner. Siz dünyaya değil, dünya size tabi olur. Sabır ve şükür sarkacı sizi etkilemez ve her şey mutluluğa çıkar. Defteriniz de yaldızlıdır artık. Fakat hedef ise gerçek aşıklara ilahi rızadır. İşte hakiki kullar aklını bırakmış aşıklardan çıkar. Onlar herkesin gördüğünü değil, göremediği gizli güzellikleri görürler. Dünyanın kulları, bunları bilmez. İşte sorun, kime kul olacağınızda yatar.

Eh, kime kulsanız, kimin kılıcını sallıyorsanız ücretini de ondan almanız gerekmez mi?

SONUÇ

Ahiliği eskiler yaşadılar gittiler. Mutlu da oldular diyebiliriz. Çünkü onlar din ve ahlak ile, malı kula kul ettiler.

Biz ise mala kul oluyoruz. Çok tüketerek mutluluk elde etmeye çalışmak, bizi mala kulluğa götürüyor. Halbuki İslam ve onun türevi sayılabilecek Ahilik, bizi dünyevileşmekten sakındırıyor. İster İslam’ı öğrenin, ister ahiliği öğrenin aynı kapıya çıkarsınız.

Yukarıda aklın ve hür fikirlerin İslam’ın önderliğinde onun doğru anlaşılmasıyla nasıl bir Rönesans yaşadığını gördünüz. Ancak cümlelerin sonunda 12. Yüzyıldan sonra kimin yenilip kimin galip geldiğini, sekiz asırdır ne ilme ne fikre tek çivi çakılmadığını dikkatli bir okuyucu fark edecektir.

Okumayan, “sünnetullah”ı dünyalık olarak gören, dine ilimsiz yöneldiği için taasubta olduğunun bile farkında olmayan, mushafa saygıyı onun içinden, manasından üstün tutan, Allah’a etmediği hürmeti kabirlere gösteren, camide imanlı ticarette imansız, toplumda şizofren, dininin hürriyete ve hoşgörüye verdiği önemden habersiz, ırk ve gelenek bulaşığını temizleyememiş, evde dayatmacı patişah, tarikatların biat kültürüne aklını teslim etmiş, fikirsiz, diğerlerini de birlik beraberlik ve kardeş görmek yerine en azından söylüyorum küçümseyen tavırlar, toplumsal görüşü faşist ve baskıcı, eşitlik yerine ben güçlüyüm o halde haklıyım diyebilen, yarısı Batı’ya yamandırılmış karışık bir kimlik? Tek kelimeyle şizofren.

Şüphesiz bunda yalnız kendi suçlu değil. Süregelen yönetimlerden yerin üstü altı hepsinin defteri yazılı. Kırk deveyi bir eşşek çeker. Şahsen ben bu yazıyla bile iyi bir eşşek olmayı isterdim. Fakat develeri bana vermiyorlar! Ben sadece sırtımda bir şeyler taşıyarak bir yerden bir yere bir iş icra etmeye çalışıyorum. Bu eşşeğin sırtındakiler bunlar işte. Kitap değil, kitabın içi. Yunus misali satarım, alan bulunmaz. Herkes Molla Kasım olmuş, yırtmaz ama aklının arkasına atar.   

İşte İslam’ı ve Ahiliği günümüz insanına, onun “delil isterim” diyen aklı selimine güzelce anlatmak gerekiyor.

Bunun kapısı onu derinlemesine bir bilgiyle düşündürmekten geçer. O halde insanlara onları düşündürecek, sürekli hatırlatacak uyarı ve ortamları sağlamak gerekiyor. İşte “AHİ KIRŞEHİR” adını onun için önerdik.


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
 

Diğer Yazıları
 
 
Diger anketlerimiz için tıklayın...
Gazete Oku
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
 
kırşehir kaman prens mikasa, fuhuş yapan kadınların para kavgası, acil servis, iş sorunu, kırşehir göünl köprüsü, ak parti adayları, kırşehirhaber, sera, bağış, işçi, ajans, Ak PArti Kırşehir Milletvekili Abdullah Açlışkan, uyuşturucu, haber seyfe, meslek kursları, banka, kömür, SGK İl Müdürü Fırat, petrol arama izni, ekmek ısrafı, ak parti temayül, işkur, ak parti, sebati kudret saylam, kabustan etkilendi, muharrem ertaş, seçim takvimi, evran, kırşehir işçi, cacabey camii,
 
© Copyright 2010 AnadoludanHaberler.Com
Her hakki saklıdır.
Css Design Group - Hakki KILIÇASLAN